Gencallar CEO ‘su Sn. Ahmet GENCAL – ” Birlikte çalıştığınız ekiplerin vizyonunu, ve duyarlılığını kendinizinki ile birlikte arttırmadığınız sürece yalnızlaşırsınız”

  • P.D : Gencallar şirketinde mevcut konumunuza nasıl geldiniz? Hangi basamaklardan geçerek nasıl ilerlediniz? Özellikle yeni nesil gençlere neler tavsiye edersiniz?

A.G: Hiç yaz tatilim olamadı. İlk okuldan itibaren tatil başladığı gün benim için işin başladığı gün oldu hep. O yıllarda bunun için aileme çok kızmış olsam da bugünlerde faydalarını çok fazla görüyorum. Aile şirketlerinde hayat, kurumsallaşma adına bir şeyler yapılmamış ise profesyonel iş yaşamından oldukça farklı. Özellikle de aileden iseniz. Bu noktada benim şansım şirketimizin bir Aile Anayasasına sahip olması ve işe başlayan aile fertlerinin hangi şartlarda hangi görevleri alabileceğinin net bir şekilde belirlenmiş olmasıydı. Aslına bakarsanız bu durum, üniversite hayatım da dahil çok uzun bir eğitim sürecinin tam bir MT programı haline dönüşmesini sağladı. Şirkette temizlik işlerinden satışa, lojistikten İK ya, risk yönetiminden mali işlere, direktörlükten icra kurulu üyeliğine kadar her pozisyonunda uzun süre çalışma ve tecrübe kazanma şansım oldu.

Bir konuşmasında Sayın Sani Şener’in “Tek tek ağaçlarını bilmediğiniz ormanı yönetemezsiniz” sözü hiç aklımdan çıkmaz. Bence her şey Perakende yi geçici bir sıçrama tahtası olarak değil, meslek olarak görmekle ilgili.

Böyle bakabilen insan sayısı sektörde az olunca meslek olarak benimseyenler için ciddi bir fırsat var. Bütün mesele kendine bir kariyer hedefi koymak ve bunun üzerine bir strateji oluşturmak. Oluşturduğunuz bu stratejiyi aksiyona çevirecek orta ve uzun vadeli planlarınız da olursa inanın bu sektörde yükselmemek mümkün değil. Bu sebeple gençlere en büyük tavsiyem bu. Karanlığa karşı kürek çekmek yerine nereye gideceğini bilmek ve o stratejiye uygun hareket etmek. Bence günümüzde verilen işi düzgün ve zamanında yapmak hızlı yükselmek için yeterli değil.

Herkes, dataya hakim, projelerini ya da fikirlerini rakamlarla anlatan insanlarla çalışmak istiyor. Bulunduğu ortamda geliştirmeye açık yönler arayan, bunları bulan, projelendiren süreci üzerine alıp sonuçlandıran insanlarla çalışmak istiyor. Eskiden iyi fikirler değerliydi şimdi uygulanmış iyi fikirler değerli.

 

  • P.D :Sizce bir çalışan ya da yönetici adayı zamanla işine nasıl değer katar ya da katmalıdır?

A.G: Bir kere kesinlikle okumaktan, daha iyiyi ve verimliyi aramaktan ve yenilikleri takip etmekten vaz geçmesinler. Sadece kendi branşları ile ilgilenmekten vazgeçip çalıştıkları şirketin her sürecine ilgi duyup öğrenme fırsatlarını değerlendirsinler. Çünkü terfiler her zaman aynı departmanda olmak zorunda değil. Artık Liderler doğru işe doğru adam aramaktan yoruldu. Yetenek avcılığı yapıp doğru insanı bulduklarında onlara beklentilerini ve işin tanımını anlatarak yollarına devam etmek istiyorlar.

Bu sebeple “ben terfi alamam çünkü önüm kapalı” bahanesi bana göre bugün geçerliliğini yitirmiş bir bahane. Bir de iletişimin gücüne lütfen inansınlar. İyi iletişim kurduğunuz kişilerden biri gün geliyor, terfinize karar verilen masada oturuyor. Bazen kötü ilişkiniz olanların da o masaya oturabileceği gibi. Ve son olarak yönetimindeki ekibe iyi liderlik yapabiliyor olmak lazım. Çünkü yönetiminizdeki çalışma arkadaşlarınız sizi vezir de eder rezil de.

 

  • P.D: Bir şirketin ya da onun organlarının değişim ihtiyacını nasıl karşılıyorsunuz ya da karşılardınız? Örneğin teknolojideki gelişmeler üretime hatta ürüne kadar nüfuz etmiş durumda.

A.G: Şu anda tüm dünya Yıkıcı Teknolojileri konuşuyor. Gelecekte herşeyi yapay zeka yapacak ya da falanca meslekler artık olmayacak gibi. Böylesine hızlı gelişen bir dünyada bunları tartışmak için artık çok geç. Bunun dışında kalmak isteyen Kodak bugün nerede, ya Nokia? Bütün mesele bunları işinize nasıl adapte edeceğiniz. Ben dijital dönüşüme iki açıdan bakıyorum. 1)Pazarlama ve Algı, 2)Değer ve Verimlilik. Dijital dönüşüm için yaptığınız herşey sizin şirketinizle ilgili yenilikçi ve değişime ayak uyduran işletme algısı yaratıyor. Bu algı hem müşterileriniz, hem tedarikçileriniz hem de potansiyel çalışanlarınız tarafından fark ediliyor. Bu şirket açısından tabi ki dolaylı faydalar sağlıyor ama asıl önemli olan Değer ve Verimlilik noktası.

Bu yıl Amerika’da geç kalınmış bir yüksek lisans yaptım. İlk öğrendiğim şey şirkette karar alırken müşteriyi hep bu kararın dışında tuttuğumuz. Kapalı kapılar ardında toplantılar yapıyor kampanyalar, indirimler, koleksiyonlar tasarlıyoruz ama müşterimize nerede ise hiç sormuyoruz “bu senin hayatında bir değer ya da fayda yaratıyor mu?” diye. Dijital dönüşümde böyle olmalı. Müşteriye ne faydası olacak; daha iyi bir alışveriş deneyimi mi?

Zaman tasarrufu mu ? Ulaşamadığı bir şeye ulaştırmak mı? Mutlaka ana hedefi müşterinin hayatında bir değer vaadi yaratıyor olmalı. Aynı şekilde verimlilik tarafında bize ne getiriyor. Daha hızlı mı ürettiriyor? Satılanı daha hızlı yerine mi koyduruyor? Daha az kaynakla daha fazla çıktı mı elde ettiriyor? Bunları da göz önünde bulundurmak lazım dijital dönüşüm yaparken. Ve belki de en önemlisi değişim şirketin-markanın esansını yani var oluş sebebini asla değiştirmemeli. Dijitalleşme uğruna müşterilerinize, çalışanlarınıza ve tedarikçilerinize olan değer vaadinizi kaybetmemelisiniz.

 

  • P.D: Önceki ya da mevcut pozisyonunuzun verimliliğini Arttırmak için ileriye dönük hangi hazırlıkları ya da adımları atmak zorunda kaldığınızı hissediyorsunuz. Gençlere ne önerirsiniz? Ya da Kariyerinizdeki em büyük başarısızlık nedir? Neden başarısızlık olarak düşünüyorsunuz? Böyle bir vakada nasıl davrandınız ve bu size neler kazandırdı?

 

A.G: Bir kere bulunduğunuz pozisyonun verimliliğini arttırmak için datalar tek başına yeterli olmuyor. Yine iş dolaşıyor onu anlamlandıracak ve karar almanızı sağlayacak iyi eğitimli ve tecrübeli insanlardan oluşan ekibinize geliyor. Ekibiniz ne kadar iyi ise siz de o kadar iyisiniz. Ancak unutmamak gereken bir şey var. Daha iyi ekipleri yönetecek eğitime ve vizyona sahip misiniz?

Bu konuda kendinize her gün daha çok yatırım yapmalısınız ki liderlerinin yanında koşmaya ve üretmeye istekli bir ekip olsun. Ayrıca sadece kendinize yatırım yapmakla da bitmiyor bu iş. Ekibinizi de kendinizle beraber geliştirmelisiniz. Aklıma gelen bir örneği paylaşayım sizinle.

Harvard Business School da 2 senelik yüksek lisans programını 6 aya sıkıştırdıklarından okumak ve tartışmak dışında kalan zamanımızda ancak uyuyabiliyorduk. Mübalağa ettiğimi düşünmeyin her gün 4-7 tane şirket analizini okumuş ve tüm finansal tablolarına hazır olarak derse gelme mecburiyetiniz var. Şirketle ilgili her türlü soruyu cevaplamaya ya da üzerinde tartışmaya hazır olmanız lazım. Ama o kadar farklı şeyler öğreniyorsunuz ki sürekli case lerin yanına notlar alıyorsunuz. ”Bunu Yapmalıyız, Bunu Acil Yapmalıyız” gibi. Başladım bu notları icra kurulundaki arkadaşlara heyecanla yollamaya. Ne oldu dersiniz?

Beklediğim heyecanlı geri dönüşleri alamadım. Aslında bunları yapmaya neden ihtiyacımız olduğunu anlamakta zorlanıyorlardı çünkü aynı şirket vakalarını bizim sınıfta tartıştığımız gibi tartışma şansları yoktu. Ben de her gece biraz daha az uyumayı göze alıp o günün case lerini Türkçeye çevirip Mağaza müdür yardımcısı ve üzeri pozisyonda olanların bulunduğu whats app grubuna yolladım. Sabah uyandıklarında bu vakaları okumalarını öğlene kadar aralarında tartışmalarını istedim. Akşamında da profesörün tartışmayı sınıfta nasıl özetlediğini gönderdim. Ne oldu biliyor musunuz? Benim ”Bunu Yapmalıyız, Bunu Acil Yapmalıyız” notlarımı ben onlara iletmeden onlar bana heyecanla yollamaya başladılar. Bu durumu sınıfta anlatınca Unilever Dünya Başkan Yardımcılığı görevinde bulunmuş profesörümüz Bayan Young Me Moon bunu takdire şayan bir liderlik örneği olarak alkışlattı. İlk okulda gibi utandım ama çok da mutlu oldum doğrusu .

Young Me Moon ” Birlikte çalıştığınız ekiplerin vizyonunu, ve duyarlılığını kendinizinki ile birlikte arttırmadığınız sürece yalnızlaşırsınız”. Arttırdığınız sürece aynı dili konuşmaya başlarsınız 😉 Başarısızlık tarafına gelince; çok güvendiğim “değerli ürün” adı altında bir prim sistemi tasarladım. Ciddi araştırmalar ve anketler yaptırarak mağazadan içeri giren müşterilerin %60 ının hangi marka ve model kıyafet ya da ayakkabı-çanta almak istemediğini ama akıllarında ürün ve renk olduğunu fark ettim. Siyah pantolon gibi. Belli ki daha çok işlevi ile ve fiyatı ile ilgileniyorlardı. Peki satış danışmanı müşterisini memnun edecek ürünü önerirken onlarca marka içerisinden hangisini seçecekti?

Bunlardan hangisini seçmesi hem müşterimiz için hem de markamız için karlı olacaktı ? İşte ana ürün gruplarını karlılık, satanı kolay yerine koyabilme gibi bir çok kriterle sıraladık ve bunlara “Değerli Ürün” dedik. Ve satış ekibinin prim sistemine bu listedeki ürünleri satarsanız diğerlerine göre 2 kat daha fazla prim alacaksınız dedik. Kağıt üstünde harika görünüyordu ancak sadece benim heyecanımla bu iş maalesef olamadı. Anladım ki bir projeyi uygulayacakları projenin kara sürecine dahil etmezseniz kendi kendinize heyecanlanmış oluyorsunuz ve maalesef proje başarısız oluyor. Daha sonra bu projeyi çalışanların kullandığı application içine gömüp primlerini ve primlerinin ne kadarının Değerli Ürün den geldiğini anlık olarak monitör edebilmelerini sağlayınca ve değerli ürün kriterlerini uygulayıcılar ile birlikte planlayınca proje çok başarılı oldu.

 

  • P.D: Dünyada ve ülkemizde ekonomik krizler yaşanıyor. Piyasalar da satışlar da yavaşlıyor. İşler yavaş gittiğinde ne yaparsınız? (Fırsata çeviririm, hazırlık yaparım, eksiklerimi tamamlarım.)

A.G: Krizler fırsattır hep söylenir ancak bunun nasıl olacağını kimseden duymazsınız. Bunun sebebi her markanın krizi fırsata çevirebileceği ayrı bir çözümü olmasıdır. Tek bir reçete ile herkesin hastalığını çözemezsiniz. Bu sebeple krizin fırsat tarafı formülü her şirketin kendi bulması gereken bir formüldür. Olaya müşteri ve ona sunacağınız fayda tarafından bakarsanız her zaman bir çıkış yolu bulursunuz. Krizleri fırsata dönüştürmenin tek yolu da satışı arttırıcı önlemler diye düşünmemek lazım. Fırsat bazen de iş yoğunluğundan zaman ayıramadığınız süreçlerinizi iyileştirmektir. Unutmayın ki en çarpıcı fikirler bıçak kemiğe dayanınca gelir. Kriz psikolojisi aslında doğru yönetilir ise insanı yaratıcılığa, çözüm odaklılığa ve verimliliğe götürür. Bu sebeple kriz-fırsat ilişkisini sadece daha çok satış yapacak bir yol bulmalı gibi bir kutuya sıkıştırmamak lazım. Aslında fırsat süreçlerinizdeki verimlilik analizlerinde. Hazır işler yavaş ve bol zamanımız varken kafayı buraya yormak fırsatın ta kendisi bence.

 

  • P.D: Peki, tam tersi durumda, işler yoğun olduğunda ne yaparsınız? (Örneğin kontrol kaybolmuş mu sorgulayabilir ya da kontrollü şekilde tam gaz ileri gider)

A.G :Eğer kriz ortamında kafayı süreçlerin iyileştirilmesine ve sadeleştirilmesine yormuşsanız bana güvenin işlerin yoğun olduğu dönemlerde kapasitenizin ötesine geçeceksiniz. Kriz ortamında edindiğiniz tecrübeler işler iyi iken işlerinizde çok daha büyük kaldıraç etkisi yaratacak bunu göreceksiniz.

 

  • P.D: Sizce gençlerin kariyerlerinde ilerlemek için en çok neye ihtiyaçları var?

A.G: Bence en çok okumaya ve kendilerini geliştirmeye ihtiyaçları var. Çünkü okumak insanı sorgular bir hale getiriyor ve sorgulamaya başladığınız anda kimsenin göremediği detayları görmeye başlıyorsunuz. Bu detaylar farkedilmenizi sağlayacak harika projeler üretmenizi sağlayacaktır. Yeter ki merak edin, sorgulayın ve uygulanabilir projeler geliştirin. Sadece işe vaktinde gelip gitmek ve işi hafta sonuna kadar süren bir eziyet olmaktan çıkartın. Zevk aldıkça daha üretken oluyor insan.

 

  • P.D: Sizce rekabet nedir? Rekabeti sever misiniz? Rakibiniz kim?

A.G: Rekabet kendini aşmak için en önemli itici güçtür. Bazen insana kendi kapasitesinin üzerine çıkma cesareti verir. Rekabet eşit şartlarda ve akıllıca yapıldığında sevmek bir yana çok keyif verir. Ayrıca rekabet tek taraflı bir olgu da değil. Pazarınızda iyi bir ikinci iseniz birinciyi de diri tutarsınız ve bundan hem tüketici hem de sektör faydalanır. Ben fiyatla rekabete inanmayanlardanım. Eğer rakiplerinizle her anlamda aynı iseniz müşterilere seçim yapmak için fiyattan başka bir şey bırakmazsınız. Ama ürününüz ya da hizmetiniz müşterinizin hayatında öyle bir değer yaratır ki daha fazla ödemeye memnuniyetle razı olur.

Inovasyon Profesörümüz Stefan H. Thomke nin anlattığı bir hikayeyi paylaşayım sizinle. Dole çok eski ve güçlü bir konserve meyve üreticisi. Özellikle tropikal meyveleri farklı coğrafyaların tüketebilmesini sağlıyor konserve yöntemi ile. Ama uçak taşımacılığının gelişimi ile taze meyve sebze ihracı yaygınlaşınca sunduğu faydanın pek bir esprisi kalmıyor. Son kullanıcı müşterilerinden oluşan bir grupla fokus gruplar yapıyor. Amacı müşterilerden bir inovasyon fikri almak ve iş modelini yeniden organize etmek.

Thomke ona şunu söylüyor; “müşterilerinizden sizin için inovasyon yapmalarını beklemeyin. Onlara yaşamlarını ve yaşadıkları zorlukları anlattırın ve hayatların bir değer vaadi üretin. İnsanlar faydalarına olduğuna inandıkları vaatleri çok hızlı sahiplenir üstelik daha fazla ödemeye de razı olurlar.” Bunun üzerine yeni müşteri buluşmaları yapılıyor ve bir tanesinde çalışan kadın profilinde bir müşteri “Çok yoğun çalışıyorum ve akşam işten geldiğimde yemek hazırlamak için çok vaktim olmuyor, şöyle taze sebzelerden hazırlanmış bir salata yemeyeli ne kadar uzun zaman oldu” diyor. İşte size inovasyon yapmak için harika bir pas. Dole hemen marul, salatalık, domates vb. üreticileri ile görüşüyor ve salata malzemelerini yıkanmış doğranmış şekilde satın almak istediğini bildiriyor. Ajanslar içindeki ürünün tazeliğini en iyi gösterecek ambalajları tasarlıyor, sezar dan greek salataya, mevsimden yeşil salataya kadar çeşitlendirme yapılıyor. Paketlerin üzerine de kolay açılıp dökülebilecek uygun soslar iliştiriliyor. Manavdan 2 usd ye ayrı ayrı alabileceğiniz malzemeleri yemeye hazır halde 12 dolara alıyorsunuz. Ne oluyor biliyor musunuz? Tam bir talep patlaması üstelik kendi yaptığınızda ödeyeceğinizin 6 katı fiyata. İşte fiyat rekabeti yerine inovasyon rekabeti ile uğraşırsak hem hedef kitlemizin hayatına bir değer yaratıyoruz hem de daha fazla kazanıyoruz.

 

  • P.D: Kendinizi çalışan yerine koyun ve karşınızda CEO AHMED GENCAL var. Çalışan, %100 haklı olduğu bir konuda yöneticisi CEO AHMED GENCAL ile fikir birliğine varamıyor. Siz bir çalışan olarak ne yapardınız? 🙂

A.G: Ahmed bey konuşurken hep rakamlar ve yüzdeler ile konuşuyor. Demek ki onu ikna edebilmek için rakamlarla konuşmam lazım derdim. Gerçekten de şirketlerde artık biz susalım rakamlar konuşsun. Zira onlar duygularını ve heyecanlarını karıştırmadan konuşuyor. Rakamlar haklı olduğumuzu söylüyorsa o zaman en büyük heyecan ve en yoğun duygular ile o işi sahiplenelim J

 

  • P.D: Hayatınızda bugüne kadar yaptıklarınızdan neyle anılmak isterdiniz? Bu bağlamda çalışanlarınıza, tüm çalışanlara ve gençlere neler önerirsiniz?

A.G: Arkamdan; Herkesi dinlemeye çalışan ve iletişim köprülerini asla yıkmamaya gayret eden adil bir yönetici olarak konuşulsun isterdim. Zira adaletin olmadığı bir işletmede elde edilen başarılar sürdürülebilir değildir bence. Gençlere tavsiyeme gelince; Lütfen artık bu işi profesyonel bir meslek olarak görün. Perakende içinde sanatçılıktan mühendisliğe kadar çok farklı meslekleri birleştirebilmiş bir sektör. Bu iş sadece satıştan ibaret değil o sebeple içinde inanılmaz bir kariyer potansiyeli barındırıyor. Kendinizi geliştirir ve işinizi mesai doldurmak yerine belli bir farkındalık ile yaparsanız bu sektörde çok para kazanabilir ama daha önemlisi kendinizi çok iyi yetiştirebilir siniz.

 

Sevgilerimle…

Teşekkürler.

Ahmet GENCAL- GENCALLAR CEO ‘su…